Please follow and like us:
0

Hepimizin kendi iç dünyasında belirlediği öyle sınırlar var ki… Çoğu zaman kendinin bile bu sınırlardan haberi olmadığı o ‘sınır ötesi‘ sınırlar.

Bazen de isteyerek konulur bu çizgiler. Kimi zaman geçmişte yaşadığı bir olay yüzünden artık karar almıştır ve ‘Ben bundan sonra hayatıma girmek isteyenlere izin vermiyorum‘ diyerek iç dünyasına bu durumu kabul ettirmiştir, kimi zaman da kendini korumaya alma amaçlı, bir nevî hayat felsefesi edinmiş bir halde, kişisel yapısı olarak bu sınırları çekmiştir. Ama eğer ilk söylediğim ki gibi, yaşadıklarından dolayı çekmişse sınırı, o saatten sonra karşısındaki bırak ağzıyla kuş tutmayı, götüyle timsah da yakalasa farketmez onun için. O isteyecek önce, o kafasında tekrar çekecek şeridini sonra sana izin verecek.

Bu duruma aslında şey de diyebiliriz ‘Herkes yerini yurdunu, haddini bilecek!‘ -Bu tabir biraz daha oturuyor sanki bu duruma- Yani ‘Sen kim oluyorsun da karışıyorsun bana‘, ya da ‘Sen kimsin ki sana açıklama yapma gereği duyayım?‘ pozisyonuna getiriyor işin ucunu.

Zordur sınırları geçmek, zordur o deveyi hendekten atlatmak. En kötüsü de o sınıra takıldığın andır. Tam böyle güllük gülistanlıkken herşey, tri lay lay lom diyerek koşarken kırlarda, pat diye dikenli tel çıkar önünüze ve yutkunursunuz ya, heh aynen öyle işte. Sonra durup kendinize sorarsınız, ‘Acaba ben mi yanlış yoldan geldim?’. Sonra ‘Bu tellerden atlayabilir miyim?’ acaba diye düşünmeye devam edersiniz. Düşün düşün çıkar yol bulmaya çalışırsınız. Peki ya bulamazsak? İşte o zaman içimizin daha bir burkulduğunu görürürüz.

Çünkü sınırlar hep zorlar bizi, hep ulaşılamaz yapar bir şeylere. İçten içe çekilen o sınırlar insanı daha bir soyutlar herşeyden. Önce insanlardan soğursunuz, sonra insanlıktan, sonra kendinizden. Geçmeye çalıştığınız her bir sınır, sizin sınırlarınızı daha da zorlar. Sınır ötesi bir operasyon düzenlemeyi kafaya koyarsınız. Bunu yaparken de sınırlarınızı bilin ki; geri dönebilin öteden.

Please follow and like us:
0