Please follow and like us:
3

Sene olmuş 2012..

Aylardan güneşin Haziran..

Günlerden bir cuma gecesi hem de ayın 8’i..

Ulan o gün (yani ertesi gün) benim doğum günüm olm!

Hakkaten de öyleydi şimdi. Deli damarım tuttu, kafama esti. Arada bir kafama eser böyle yaparım. Üstelik burnumdan da şıp şıp damlıyor mukozalar. Malum önceki bir kaç gün boyunca hafif nezlemsi grip olmuş, ateşim başıma vurmuş bir halde titriyordum. Öyle böyle değil koskoca kışı atlatmışım ama gelmişim yaz sıcağında hasta olmuşum, tam benlik!

Velhasıl kelam, gelelim buraya yazma amacımıza. Efenim, zat-ı muhtereminiz, bendeniz 8 Haziran 2012 gecesi bir otostop macerası diyerekten çıktım yollara. Sakarya’dan da başka bir arkadaş (nam-ı diğer o da Ali, o da Makine Müh. o da o da o da o da işte =)) eşlik edip boyozun, gevreğin memleketi İzmir’de buluşacaktık.

Tüm gece 00:00’dan sonra doğum günü mesajlarıyla uğraştım. Seneden seneye hatırlayan arkadaşlarımın olduğunu görmek ne kadar üzücüydü oysa. Sosyal Ağımız Facebook da olmasa pek hatırlanacağını sanmıyorum ama neyse, uzatmayayım bu konuyu da sadete geleyim.

İşte indim sabahın 7’sinde İzmir’e.. Sonra diğer arkadaşı bekledim otogarda. O da 8 gibi gelince, dedik bi gayfaltı yapak buralarda. Gelirken otobüste bir elemanla tanışmış o da Kuşadasına doğru geçiyormuş. E onu da alalım yanımıza dedik. Önce bir kahvaltı faslı ardından düş yola!

İzmir Otogar’ından çıktık hemen ana yola. Tamam ana yol da nereye gidiyorsun diye bir sorsana di mi? Varış noktamız Kuşadası hacım. 3 tane körpe genç çıktı ana yola hayatlarında ilk defa otostop çekecek. 3. eleman piyangodan çıktı tabi. Uydu iki tane delinin aklına ne güzel otogardan biletini alıp gidecekken heyecana katıldı. Geçtik yolun kenarına başladık baş parmakları havaya kaldırmaya.

Yok abi böyle bir şeyi gören deli zannediyor. Sabahın 8 buçuğunda ne işleri var bunların ana yolda! Ama sotemiz iyiydi şimdi, tam kavşakta hafif yavaşlarken araçlar biz çıkıyorduk karşılarına. El kol hareketi yapanları mı dersin, bize bakıp gülenleri mi dersin, tırcılarla göz göze gelip fiuuuyyy diye yanımızdan geçişlerini mi dersin. Hemen otogarın yanında duruyorduk ki hani olur da kimse bizi almazsa geri dönüp bileti alıp öyle gitcektik. Beyin Bedava 😀

Yarım saatin ardından çökmüş bir vaziyette umutlarımız kırılırken son bir can havliyle yanımızdan geçen kamyona el kaldırdım. Dayım da ‘gel gel‘ işareti yapı çekmez mi kenara. Abboooo! Nasıl koşuyoruz dayının yanına doğru. Neyse açtık kapıyı dedik ki; ‘Abi biz Kuşadası’na gidiyoruz da atıversene bizi de’ Dayı da İzmir Balçova’ya gidiyormuş. Kavşağa kadar atabilirim anca deyince biz ‘Olsun be abi siftah senden bereket Allah’tan‘ diyerek daldık 3 kişi kamyona.

Otostopta önemli mevzudur sohbet. Hemen başladı tabiki Hayırdır gençler nereye böyle, nerelisiniz, ne işiniz var .. İki sohbet muhabbetten sonra yarım saatlik beklemenin ardından dayı kendi yoluna gitti bizi de köprü altına bıraktı resmen. Kaldık dımdızlak. Sonra başladık 2. otostopa.

Kendi halimizde totemlerimiz oluşmaya başladı yavaştan. Tenlerimiz daha güneş görmemiş bembeyaz. Kollar amele yanığı, suratta tuhaf ifade. Ben sol omzuma doğru kıvırmışım T-shirtü (Amele yanığı olmayım daha fazla da oralar da güneşte yansın diyerek) Sakarya’lı arkadaş da yakıyor bir sigara. Bir diğer mevzu da sakız. Yanıma aldığım 2 kutu First sakız tüm yol boyunca totemimiz oldu vallaha.

Ardından yeniden kollarımız havada çekiyoruz otostopumuzu. Durmuyor dayılar, durmuyor amcalar. Gördüğümüz her eski model arabaya Şahin diyoruz. Ve her Şahin’den sonra da mutlaka bir araç durup bizi alıyor. İşte yine bir Şahin (Aslında doğan görünümlü) gelirken ardından bir kamyon, onun ardından bir küçük taksimsi bir şey daha.. Son anda kaldırdığım elimi görüp duruyor amca. Bir seviniyoruz bir seviniyoruz. Koşa koşa adamın yanına gidiyoruz ve o cümleler dökülüyor ağzımızdan Dayııı nereye biz Kuşadası’na gidiyoruz atıversene bizi de.. Dayı da önce Tire’ye sonra Torbalı’ya geçecekmiş. O yola kadar götüreyim sizi gelin dediği anda atlıyoruz hepimiz. Malum sohbet etmek gerek şoförle. Ordan burdan derken dayı benim memlekete gitmiş gezmiş görmüş, muhabbeti aldım ben götürdüm. 1 saat boyunca Zonguldak’tır, Filyos’tur konuştuk durduk. Arkadaşlarla arada göz göze geliyorum ‘Yardır Mürsel devam et çok iyi gidiyor‘ dercesine el kol hareketi yapıp laf söylüyorlar. Ulen sanki konuşmasak adam bizi götürmeyecek gideceğimiz yere =)

Otobana girdikten sonra Tire yol ayrımına geldik ve o sırada indik tekrar. Dayıya güzel dileklerimizi sunup yoluna su döktükten sonra tekrar otostopa devam ediyoruz. Bir süre daha kalınca eller havada ben bir tabelaya gidip bakıyorum. Aydın xx km, Bilmem nere xyz km. (Çaktırma hatırlamıyorum işte sayıları) O anda gülüşme sesleri geliyor bir dönüyorum arkama elemanlar bir taksi daha durdurmuş koşuyorlar. Uleeeeyn diyip ben de koşuyorum hemen. Kapı açılır açılmaz içeriden damar müzik sesi gelmez bir de şoförün elinde kutu bir şey görünce abboo içiyor herhalde dedim. Harbiden içiyormuş ama kola =)

Adam istifini hiç bozmadı ama, biz sorunca ‘Abi biz Kuşadası’na gidiyoruz‘ diye, ‘Ben her gün gidiyorum gençler atlayın‘ dedi. Allaah dedik daldık yine arabaya. Eleman bizi bildiğin Kuşadası’na kadar götürdü. Yaklaştıkça sahile denizin mavisi, temizliği, Aqua Park’ların cıvıltısını görünce içimiz kıpırdıyor. Yanımıza üvey evlat niyetine aldığımız o diğer arkadaşı öyle sahiplenmiştik ki. Onu ellerimizle gideceği yere teslim etmeden biz gideceğimiz yere gitmeyiz! dedik hakkaten de öyle yaptık. Normalde biz Kuşadası’nın girişinde merkezi yerde inmemiz gerekirken tee otogarın o taraftaki stadyuma kadar onun için gittik. Sağ sağlim ailesine teslim ettikten sonra bizim maceramız başladı!

Kuşadası’ndaki arkadaşa ulaşma çabalarımız, arama telaşımız ve etrafı süzme girişimlerimizin ardından tabana kuvvet diyerek başladık yürümeye. Sahile kadar indik ve sahil boyu bildiğin 5 km. falan yürüdük.He bu arada İzmir’den otostopla Kuşadası’na yaklaşık 1 buçuk saatte falan geldik. Hani rekor lan rekor! Normal otobüsle falan öyle gidiyorsun zaten. İşte o 9 Haziran doğum günümün ilk ışıklarıyla başlayan maceramız saat 12 civarı arkadaşın kafesine giderek devam etti. Adanın sıcaklığı nemiyle birlikte üstümüze yapışan kıyafetlerimiz ve geceden kalma yorgunluğumuzla tarumar olmuş haldeydik. Sohbet muhabbet derken biraz da öğle sıcaklığı geçsin diyerek bir süre oturduk oralarda. Ada daha tam anlamıyla sezonu açmamış belli, ufak tefek yabancı gruplar var sadece.

Canımız, gönlümüz deniz çekiyor. Buram buram vücudumuz su kaybetmiş su istiyor. Ada’da ev sahipliği yapan Özgür’üm cigerim evinin kapılarını bize açıyor. Yavaştan eve doğru geçiyoruz ve ve vee.. Bedenimizin suyla ilk buluşması sitelerinin önündeki havuzda gerçekleşiyor. Şlaaağğps diye atlıyoruz ve bir iki saatlik akşam keyfini havuzda çıkarıyoruz. Ardından Ev sahibimizin bize hazırladığı o enfes akşam yemeğinden, Ege’nin güzel yemeklerinden tadıyoruz. Göbecikleri de doyurduktan sonra sıra gecelere akmaya geliyor elbette.

Gece fasıllarını kısa geçiyorum detaya gerek yok zaten. Gittik, gezdik, gördük, eğlendik işte =)

Sonracığımıza işte deli gibi yorgun bir halde eve dönüyoruz. Ertesi güne Efes, Meryem Ana diyerekten Selçuk’a kadar gidiyoruz. Normalde sabah erken kalkıp bir de ayin görecektik ki, uyanamadığımızdan(!) -burayı Özgür’üm daha iyi anlar kannımca =)- ötürü gidemiyoruz. O yüzden öğleden sonraya kalıyor maceramız. Ardından Meryem Ana’ya geldiğimizde dua faslımız başlıyor ve tam o esnada merkez üssü Fethiye olan 6.1 büyüklüğünde deprem oluyor. Ama gel gelelim hissetmiyorum! Ulen içime öyle bir dokundu ki bu durum. Millet depremi konuşuyor, sallandık diyor ben Anaa ne zaman oldu la o, hiç duymadım, hissetmedim ben diyorum. Arkideş nasıl bir transa geçtiysem o zamanlar.

Ardından 3 adet çeşmenin başına geliyoruz. Özgür’ümün annesi ile arkadaşı bizlere Hadi gençler su için burdan, içerken de dilek tutun diyor. Ben de diyorum ki İçtiğimiz suyun sırası önemli mi, farkediyor mu? Pek fazla cevap alamasam da baktım en baştaki çeşme boş herkes sağdakini bekliyor. Yürü la dedim git ordan başla iç. Neyse dayadım ağzımı musluğa içtim suyu kana kana. Bir yandan da tutuverdim dileğimi. Sonra baktım en sağdakinden çıkmış bizimkiler dedim oraya geçeyim yine içtim suyu en son da ortaya geldim, ordan içtim. Ula ne su içtim o zaman var ya doldu mide glup glup ediyordu valla!.

Sonra geri çekildik, herkes içince arkadaşın annesi demez mi,  ‘Burdan içilen suyu içiliş sırasının bir anlamı var. Sakaryalı arkadaşa dönerek Senin önceliğin sağlık, sonra aşk, sonra para dedi. Sonra bana Senin önceliğin aşk, sonra sağlık, sonra para demez mi. Aslında öncelikten kasıt sanırım tuttuğun dilekte önce aşk, sonra sağlık, sonra para gerçekleşecek. Abi aşk beni nasıl bulsun? Ya da ben gidip gidip de %33,333 ihtimali olan bir şeyi nasıl da önce seçebildim! Hayretim şaştı kendime!

Hayır aşk denen o şey beni nasıl bulacak, nerde bulacak? Öyle bir şey yok ki ortalıkta da gelsin bulsun beni la? Sonra da sağlık olcakmış işte. Parayı da en son vuracakmışız. Herhalde 40ımız çıktıktan sonra gelecek o para da, o zaman neye fayda edecek Allah bilir.

Bu fasılları da bitirdikten sonra,dilekleri dileyip çıktık tekrar yola. Bu sefer şahsi arabayla geldiğimiz o yolda otostopla geri döneceğiz dedik. Efes çıkışında kaldırdık kolları havaya ve yine 3 kişiydik otostop yolunda. Başlarda kimse almadı tabiki de ana yola kadar yürüdük tabi biz de. Yoldan geçerken gördüğümüz Şeftali Ağaçlarından şeftali topladık.Sırt çantama doldurdum yolda yeriz diye. Biraz ilerleyince Elma da bulunca ondan da aldık höpürdete höpürdete yemeye başladık, bir yandan da yürüyorduk. Sote bir yere geçtikten sonra duran bir dayıyla önce Artemis Tapınağı’na ardından da Pamucak’a geçecektik. Tapınak’a gidip, oralarda dolandıktan sonra saatin ilerlemesiyle birlikte dedik artık gidelim denize de ıslatalım kendimizi. Pamucak’a doğru tekrar bir otostop macerasıyla birlikte vardık ve kendimizi suya bıraktık.

Ege Denizi çok tuzlu be hacı!

Ben ki küçüklüğümden beri Karadeniz’in hırçın sularına alışmış, her denize girdiğimde mutlaka suyun altından yüzüp -gözlerimi açarakten- açılaraktan büyüyen biri olarak Ege Denizi çok fena geldi. Aga gözleri yanıyor yanıyor! Gözlerimi açamıyorum, yüzemiyorum! Hiyeeeaaaa diyerek yanan gözün geçmesini bekliyorum. Öyle de böyle de diyerek girdik 1-2 saat denize. Sonra geri dönüş yoluna geçtik ve elbette otostopla.

Yollarımız her daim otostopla başlayıp devam etti. Artık işin kurdu olmaya başlamıştık. Yaptığımız totemlerimizle birlikte artık daha kolay araç durduruyorduk. Bindiğimiz araçla nerdeyse evin önüne kadar gelmiştik. Duşumuzu alıp, yemeğimizi yedikten sonra yine gecelere akmaya gidiyorduk.

Elbette yine bu fasılları kısa geçiyorum.. =)

Ertesi günkü planımız da belliydi. Davutlar’daki Milli Park’a gidip Denize girecektik. Ben hala yanamamıştım. Bembeyaz bir haldeyken ‘Olm bu sefer yancam lan, yanamadım bir türlü amele gibiyim’ diyordum. Sonunda vardığımız Milli Park’a attık havluları ve girdik suya.

Abi yok böyle temizlik! Dibi görünüyor lan denizin, bir de bir o kadar sıcaktı ki.. İçimin yağları eridi eridi. Biraz yüzdükten sonra yanma girişiminde bulunaraktan kuma uzandım. 15’er dk.lık fasıllarla arada bir denize girerek Milli Park Deniz Maceramızı da noktaladık. Dönüş yaparken yine ellerimiz havada otostopa devam!

2 araçla kısa sürede geçtik adaya. Ardından evin yolunu tutup dönüş faslımız başlayacaktı. Gece karanlığına kalmak istemiyorduk. Duşumuzu aldıktan sonra 11 Haziran 2012 saat: 18:30 civarı tekrar otostopla İzmir-Gümüldür maceramız başladı!

Çıktığımız ana yolda ilk abimiz bizi kısa süreli bir yere götürdükten sonra, 2. araç bir önceki gün denize girdiğimiz Pamucak’a kadar götürdü. 3. Araç ise tam bombaydı resmen pikapın kasasında gittik. Sabahtan bir yarım saat durduğumuz o güneşin altında resmen kıpkırmızı olduk deli gibi yanıyoruz. Suratımız pancar gibi omuzlarımız cehennem sıcağında yanmış gibi. T-shirt bir yandan sürtüyor, sırt çantası öteki yandan. Yandıkça yanıyor. İşte bu yüzden o bindiğimiz pikap çok iyi geldi. Efil efil püfür püfür gittik o yolda ve yanma hissimiz bir o kadar azalmıştı. Selçuk kavşağına kadar o araçla geldik. Araçtan inince yediğimiz rüzgarın kesilmesiyle bir yanmaya başladık ki yok böyle bir şey. Güneş değdikçe içimiz dışımız gidiyordu yeminle. Tekrar başladık otostopa. Gümüldür’e kadar gidecektik ve durduruyoruz araçları geçerken. 2 araçla Gümüldür’e yakın Özdere köyüne kadar geldik. 5 km mesafe var iki yer arasında ama gel gelelim 2 saatlik yolu 1 buçuk saatte alırken 5 km.lik o yolda tıkılı kaldık anasını satim. Kimse almıyor bizi. Bir de üstüne üstlük karanlık çökmeye başladı ki saat 9 civarı hani alacakları varsa da almıyor kimse. Normal haliyle, hırlısı hırsızı var diyerekten çekiniyor insanlar. Biz de yırtınıyoruz alın laayn bizi diye. En sonunda bir gönüllü sayesinde geliyoruz Gümüldür’e kadar.

Çocukluk arkadaşımın evinde konaklıyoruz o gece. Hala kıpkırmızıyız, hala yanıyoruz. Yanıklardan ötürü tutuşuyoruz. Günlerdir internete erişimiz olmadığından evde iki bilgisayar gören biz UFO gören masum köylü gibi nete saldırıyoruz. Hoş benim için ne kadar uzak kalırsam o kadar iyiydi ama 2 gün öncesi doğum günüm olduğundan ve Facebook’taki profilimde duvarımı açık unuttuğumdan tırstığım bir gerçek vardı.

Her yer ileti dolmuştu! Mesajlar kutlamalar mailler olağğylar olağğylar..

Aslında çok acı bir durum işte bu, o sosyal ağ sayesinde hatırlıyor çoğu insan. Benim de bir huyum vardır ki toptan kutlamaları sevmiyorum. Yani 1000 kişi de gelip kutlasa o günümü dönüp hepsine tek tek teşekkür ediyorum. Çoğu insan üşeniyor ama ben üşenmiyorum arkadaş.

O geceyi de sabah ettikten sonra Gümüldür sahillerinde deniz girmeden gitmek olmazdı elbette. Bir deniz faslını da orada gerçekleştirdikten sonra yine akşam vaktine doğru İzmir-Bornova’ya doğru yol alıyoruz. İsteksiz bir şekilde -daha doğrusu almaz bizi diye düşündüğümüz- chevrelot modelinde yanında hatun bulunan bir genç duruyor. Alıyor bizi ve tam İzmir yol ayrımında Seferihisar’a gelmeden bırakıyor. Tam yolun karşısına geçmişken tesadüfen kaldırdığımız elimize duran bir amcanın ‘Nereye gençler?’ sorusuna İzmir’e be abi diyoruz gelin götüreyim diyor. Ardından tam yolun karşısından gelen birisine de dönüp ‘İzmir’e mi arkadaşım gel seni de götüreyim İzmir yolcusu kalmasın’ diyor. Minibüsçü gibi hissetti kendini bir an =)

Sonra sonhbet muhabbet arasında nereye hayırdır sorularıyla kendisinin Bornova’ya kadar gittiğini söylüyor ve bizi can damarımızdan vuruyor. Tam gitmek istediğimiz yere yani. 2 araçla 2 saatlik yolu tamamlıyoruz ve cuk diye İzmir Küçük Park’a geliyoruz. Sırtımızda çantalar, yanıklarla birlikte önce bir şeyler atıştırıp ardından gecelere akıyoruz. Onun öncesine kankiiiii olduğumuz Büyük Park’taki kafede önce üstümüzü değiştiriyor, ardından da çantamızı oraya bırakarak gecenin ilerleyen saatlerinde alacağımızı söylüyoruz. İzmir sokaklarında sırt çantasıyla gezmek olmaz tabiki de.. =)

Ve yine gece fasılları başlıyor, ve yine ben kısa tutuyorum.. =) -çok sevdim la ben bunu arada heyecan yaratıyoruz resmen nihahaho-

Geceyi İzmir Bornova’da konakladıktan sonra ertesi günü de yine oralarda takılıyoruz. Ardından sonraki durağımız için sabahın 4 buçuğunda İzmir’den ayrılıyoruz. Serinlikte çıkıyoruz ki hem yolumuz uzun ve hem de otostop arkadaşımın Sakarya’ya acil dönmesi gerekiyor. -Hem acil hem otostop işin atraksiyonuna bak sen-

Manisa kavşağına kadar geldikten sonra saat 5 buçuk gibi gün ağarmaya başlıyorç O manzara çok fenaydı yalnız. Kızıllıklar ardından beklediğimiz kısa bir sürenin ardından bir tırı durduruyoruz. Amacımız kısa kısa duraklarla Balıkesir’e kadar varmak ve oradan ben Çanakkale – Biga’ya arkadaş da Sakarya’ya geçecek. O yüzden ara durakları söylüyoruz ki bizi almaları daha kolay olsun. Manisa’ya kadar atar mısın dediğimiz abimiz bizi alıyor ve yine sohbetin muhabbetin arasında kendisinin ta Romanya’ya gideceğiniz öğreniyoruz. Peki güzergahı nasıl dersiniz? Bursa’dan yükünü alıp İzmit-İstanbul-Edirne..

Hem benim gideceğim (Yani Biga’dan önce varacağım son noktaya hem de arkadaşın gideceği yere gidiyor) Var mı böyle şans! =)

Yüzümüzde gülücükler açıyor tabiki de. Tek otostopla işimizi halletiğimize o kadar çok seviniyoruz ki. Saat 6 buçuk gibi başladığımız otostop maceramız Manisa, Aydın, Balıkesir ve Bursa -Karacabey’e kadar devam ediyor. Bu noktada bendeniz ayrılıyor ve Biga’ya doğru otostopla devam ediyorum onlar da Bursa’ya doğru. İndiğim noktada sanki beni bekleyen bir taksi varmışcasına beni alıyor ve Bandırma yoluna bırakıyor. Güzergahım belliydi Bandırma üzerinden Biga’ya geçecektim. Işıklarda beklerken duran bir dayının tırına atlıyorum. O da ilk defa Çanakkale’ye gidiyormuş ve gideceğim yeri bilmemesine rağmen ‘Geleyim abi ben gittiğin yere kadar ordan ayrılırım ben‘ diyorum ve atlıyorum tıra. O da zaten Biga üzerinden geçeceği için Biga’ya doğru da onunla gidiyorum. Karacabey’den Bigaya 2 araçla işimi hallediyorum.

-Burada üzüldüğüm tek nokta var ki,canım cigerim yol arkadaşım haritamı o dayının tırında inerken unutuyorum. O kadar dokundu ki bana ben tüm güzergahları ordan takip ediyordum oysa =( –

Biga merkeze gideceğimden tam kavşağa geldiğim anda bir araç daha durdurup merkeze kadar gidiyorum. Ardından arkadaşı bekliyorum. Bu nokta da o geceyi orada geçirmemle ilgili ufak bir sıkıntı çıkmış olsa da kalmayı göze aldığımdan ötürü hiç tereddüt etmeden bekliyorum. Gerekirse otogarda, parkta, çimlerde yatarım diyorum ve kalıyorum orda.

Bazen böyle yapmak gerekiyormuş ama onu farkettim. Yani olumsuzluk, yolunda gitmeyen bir durum olduğunda pes edip vazgeçmemek aksine üstüne üstüne gitmek gerekiyormuş. O gün ben gittim ve iyi ki gitmişim, iyi ki aklıma uyarak sonumu düşünmeden hareket etmişim diyorum.

Biga küçük bir yermiş. Ama halkı da bir o kadar gelirli. Gezerken dikkatimi ilk çeken şey her bankanın bir şubesinin olmasıydı. Garip bir şekilde tüm bankalar ardı ardına sıralanmış şubelerini açmış. Vay arkadaş dedim nasıl iş bu zenginler demek ki! 2. dikkatimi çeken şey de vitrinleri altın dolu kuyumcular..

Arkadaşın işten çıkmasını beklerken uzandığım Kocabaşçayırı kenarında demleniyorum bir güzel. O kadar huzur verici ama bir o kadar da hava sıcak ki.. Her oturduğum yerde birileriyle sohbet ediyor, Biga hakkında bilgi alıyorum, memleket meselelerinden, talebe misin sen muhabbetini döndürüyorum.

Beklenen arkadaş geldikten sonra yüzde tebessümler oluşuyor ve önce onun işlerini halledip ardından bir güzel ton balıklı soğuk sandviç yiyoruz. Sonra yine o çayın kenarına geçip banka oturup sohbet ediyoruz. O içindekileri döküyor, ben içimdekileri. Birbirimizi o kadar iyi anlıyoruz ki, daha cümleyi tamamlamadan kafa sallıyoruz, gözlerimiz dalıyor ‘aynen öyle‘ diyoruz..

Sohbetin ardından kalacak yer sorunumuzu halledip arkadaşlarının evine doğru yol alıyoruz. Gırgır şamata eğlence dolu, bir demlik çayı bitiriyor ve ardından gecenin bitişini bekliyoruz. Çok kısa sürüyor o gün. Sabahında da erkenden kalkıp ben yine otostopuma devam ediyorum.

Eller sallanıyor, vedalar ediliyor, arkaya son bir kez daha bakılıp, ayrı yollara gidiliyor..

Sonraki güzergahım haritadan aklımda kaldığınca Lapseki üzerinden Gelibolu’ya Feribot’la geçiş ve ardından hoppala paşam Malkara Keşan Uzunköprü ve Edirne olarak belirliyorum. Kaldırdığım baş parmağımı gören amca beni önce Biga sınırları dışına ana yola doğru taşıyor, 2. parmak kaldırışımda termik santrale kömür tozu taşıyan bir abinin kamyonuna biniyorum. O da kavşağın birinde bırakıyor ve ardından ıssız, uçsuz bucaksız bir yolda bir başıma kalıyorum. Bir süre kimse almadıktan sonra, önce sakımızı çiğneyip, ardından sol omzumun yanmasına devam edip parmağımı kaldırıyorum. Tam kavşakta duruyorum ki, yavaşlayıp direk alabilsinler diye. Ve o sırada dayının biri arabasıyla duruyor önümde. Diyorum ki; ‘Dayı Lapseki’ye kadar gideceğimgel yeğenim atla hemen deyince pılımı pırtımı toplayıp biniyorum hemen.

Sohbet muhabbet arasında karşıya geçeceğimi söylerken Lapseki’ye gerek yok 5km geride Çardak var ordan geçersin motorla karşıya diyor. Öyle mi, öyle tamam dayı diyorum ve Çardak girişinde bırakıyor beni. Kendisi de yengeyle birlikte komşuya kahvaltıya gidiyorlarmış =)

Otostop çekmeye o kadar alışmış ki bünye istemsiz olarak Feribot’a da ‘Heeeooopps’ diyerekten el sallaya sallaya bindim. Şansıma o da hemen kalkıyormuş ve 9:45 feribotuna  binmiş bulundum. Tın tın karşıya Gelibolu’ya geçtik. Ardından ana yola çıkarak en azından Keşan’a kadar gidecek birini bulmam gerekiyordu. Otostop maceram yine devam ederken abinin biri yanımda durdu ama bildiğin durdu. İndi arabadan meğer biraz işi varmış. Hemen girdim yanına sohbet falan. Meğer kaza yapmış, kaskosundan parayı almak için ehliyet kimlik fotokopi faks olayı varmış. Dedi şunları halletmem gerek. Tamam abi dedim ayıpsın, hatta ben de geleyim birlikte halledelim sonra gideriz beraber =)

Abim de İstanbul-Silivri’ye kadar gidecekmiş. Keşan’da bırakırım seni deyince çok da iyi geldi hani bünyeye. Sonracığıma yine sohbet muhabbet iş güç derken Keşan’a kadar bıraktı. O da İzmir’den geliyormuş Daha önce çıkmış olsaydın İzmir’den alırdım seni dedi. Bazen arada böyle insanlar da denk geliyor. Hatta o kadar iyi biri çıktı ki arkadan gelen diğer araç da taa Edirne’ye kadar geliyormuş. Ama işin kötü kısmı o eleman fazla uyuduğundan geride kalmış ve biz yolu yarılamışken o daha Lapseki’deymiş. Yine de telefon etti, haber verdi. Olur da bir iki saat içerisinde hala araç bulamamış olursa Keşan’dan al onu diye tembihledi.

Keşan maceramız başladı o sırada. Otostop maceramızın bitmesine çok az kala çok kötü bir yerde sotelemiştim. Güneş tam dik açıyla çarparken ışıklarını suratıma buram buram terliyordum. O sırada arkama biri daha geldi. Trakya’dan olduğu belliydi. Otostop çektiğimi görünce inceden o da geldi yanıma. Laf atıp sohbet etmeye başlayınca iki dertleştik ayak üstü. Kimse de almadı o sırada arkadaş! Sonra Keşan-Uzunköprü-Edirne arası çalışan transitin biri gelince o eleman Gel çekeyim seni de bea bekleme bu sıcakta dedi. Bildiğin Edirne aracına otostop değil de bu kez benim yerime ücretini ödeyerek bindirdi.

Trakya insanı can’dır, başkadır, böyledir işte!

Sağolsun o arkadaşın sayesinde Edirne Otogar’ına kadar direk geldim. Ordan da eve geçtiğimde saat 15:32 sularıydı.

Bir 8 Haziran 2012 akşamı 21:00’da başlayan maceram 15 Haziran 2012 saat: 15:32’de böylece sonlanmış oldu.

Hayatımda ilk defa yaptığım bu otostop macerasında o kadar çok şey yaşadım, o kadar farklı deneyimler, öyle güzel muhabbetler, öyle güzel insanlar gördüm, yaşadım ki anlatamam. Şu 1 haftalık kısmı bile aslında o kadar yüzeysel anlattım ki şurda ama 3200 kelimeyi buldu nerdeyse. Ama içi o kadar dolu dolu ki. Çoğunu kelimelerle tarif edemezsin. Yaşadığın duygu, birlikte vakit geçirdiğin kişiler, arkadaşların, dostların, sevdiklerin..

Yayında yapımda emeği geçen desteklerini esirgemeyen, araçlarına alıp yolculuğuna eşlik etmemize izin veren, bizi yerinde, evinde ağırlayan herkese burdan da bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu yazdıklarımı okurlar mı, yazdıklarım onların kulağına gider mi bilmiyorum ama ettiğim hayır duaları minnettarlığım mutlaka ulaşıyordur eminim.

Bir otostop macerası anıları tazeleme faslı da burada biter.

Yeni maceralarda görüşmek dileğiyle..

Yolunuz açık olsun.

Otostop çeken ellerinize zeval gelmesin =)


Please follow and like us:
3