Kürk Mantolu Madonna merak ettiğim kitaplar arasındaydı. Bir fırsatını bulup da okuyamamıştım. Ama hep aklımdaydı. Onun gibi bir de Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabı var aklımda. Ki o da şu sıralar kargoda gelecektir muhtemelen, ama ben okuyamayacağım..(Sebebini daha sonra anlayacaksınız zaten)

’nin eseri bu kitabı büyük merakla okumaya başladım. Yalnız benim sevmediğim bir şey varsa o da Eski Türkçe ile yazılmasıdır. Kitabın daha ilk sayfalarında gördüğüm kelimelerle 1-0 yenik başlamıştım zaten. Allah’tan çok kalın bir kitap değil 160 sahifeden oluşan bir kitap. O yüzden kısa bir ohh çektim, yalan yok. Bu yüzden başlangıçta çok fazla sıkıldım. Okumamak için o kadar çok sebebim vardı ki, ama yine de bırakmadım. Bu kitabı bitireceğim diyerek devam ettim. Ki biliyordum da bir noktadan sonra açılacağını. Çünkü her başlangıçta sıkıcı gibi görünen bir kitabın kırılma noktası vardır. Bu da belki de okuyucuyu ayıran bir noktadır. İnadım inat diyerek okumaya devam ettim ve tam 46. sayfaya geldiğimde dedim ki “Yuh be keşke burdan başlasaydım okumaya, zaten direkt burda mevzuya giriyor başlangıcı faso fiso“.. Şimdi ben böyle dedim diye siz de bu kitabı okuyacaksanız bu sayfadan başlamayın he.. Olayları kaçırırsınız sölimmm =)

Ana karakterler olan Raif efendi ve Maria Puder etrafında dolanan hikayeden bahsediliyor. Raif Efendi memur olarak geçimini sağlayan, kimseye karışmayan, kendi halinde Almanca çevirilerini yapan, hergün tıpkı bir makine gibi aynı şeyleri yaparak hayatını devam ettiren biri. Yanına gelen yeni çalışma arkadaşının dikkatini çeken tek kişi. Bu suskunluğunun ardında büyük bir gizin saklandığını düşünmesiyle ona karşı bir yakınlık hissetmesiyle daha önce hiç kimseye anlatılmamış ortaya dökülen bir geçmişin hikayesi.

Raif Efendi babasının sabunhane açması düşüncesiyle oğlunu Almanya’ya Berlin’e göndermesi Raif Efendi’nin başlangıçta gezme içgüdüsüyle gününü gün etmesi ve ortama alışmasıyla başlıyor. Tesadüf eseri gezdiği bir sanat galerisindeki tablo dikkatini çekiyor ve her gün o tabloyu görmeye oraya gidiyor, karşısında saatlerce tepkisiz bir biçimde onu izliyor. Etrafındakiler onu merakla izliyor “Kim bu neden sadece o tabloya bakıyor?” diye sormadan edemiyorlar ve bir gün dayanamayıp kadının biri yanına yanaşıyor ve soruyor. 24 yaşında, ürkek, çekingen, sıkılgan, daha önce kadınlarla bir yakınlığı olmamış birisi için yanına bu denli yanaşan birisi bile onu heyecanlandırmaya yetiyor. Aklı, fikri hala o tablodayken yanındakini önemsemiyor bile. Neden o tabloya bu kadar ilgi gösterdiğini sorunca kadın annesine benzettiğini söylese de hiç inandırıcı gelmiyor. Tablonun altında yazan isim Maria Puder.. Bu ismi hafızasına kazısa da resmin detayları ve omzundaki o kürk mantosu daha bir kalıcı oluyor.

Bir gün içmiş bir halde yolda yürürken karanlıklar arasından gözüne ilişen birisi istemsiz bir şekilde heyecanlandırıyor onu. İçinde “Evet bu o” diye haykıran bir ses ve yanından geçerken ona attığı tebessümle tablodaki kişinin o olduğunu hissediyor. Ardından koşsa da yetişemiyor ve gözden kaybedince ertesi gün tekrar oraya gelerek -ne hikmetse- oradan aynı saatte geçebileceğini ümit ediyor. Aslında kendini bir anda orda buluyor ve tıpkı düşündüğü gibi gerçekleşiyor her şey. Kürk Mantolu o kadın Atlantik adı altındaki bir mekana giriyor. İçeride onu şarkı söylerken bulan Raif Efendi ile göz göze gelmesi ile yakınlaşmaları başlıyor. Utangaç bir halde yanında ciddiyetle ama bir o kadar mayhoş bir sevgiyle mesut olan Raif Efendi Berlin’e neden geldiğini adeta unutuyor.

Karşısında inanma duygusunu kaybeden bir kadın ve konuşmaya bile çekinen, naif ve saf bir adam. Birbirlerinin geçmişine dokunmasalar da herşeyi tüm çıplaklığıyla ortaya dökmeyi ikisi de arzuluyor. Nitekim bu bu olay da aynen böyle gerçekleşiyor. Kadın erkek gibi, erkek de kadın gibi. Maria daha önce yara aldığı için erkekleri tanıdığını iddiaa ederek bir adım geriden yaklaşıyor. Raif Efendi ise daha önce böyle bir duygu yaşamadığı için ne yapacağını bilemeyecek kadar çocuksu bir hale bürünüyor. Derken Maria bir anda sebepsiz bir şekilde Raif Efendiyi kendinden uzaklaştırıyor. Ne olduğunu bile anlamadan bunu ihtiyatla karşılasa da içi içini kemiriyor. Yakınına yanaşamadığı için uzaktan izliyor, takip ediyor. Bir süre çalıştığı Atlantik’e gelmediğini farkedince işkilleniyor. Komşusundan aldığı “hasta” haberi ile dünyası başına yıkılıp, hastane bahçesinde onu görebilmek için sabahlıyor. Zatülcenpe (zatürre de diyebiliriz, akciğer iltihabı) yakalanan Maria’nın durumu ciddi bir hal alıyor. 25 gün kadar hastanede onunla birlikte olan, terini silen, yemeğini yediren Raif Efendi yanından hiç ayrılmıyor. Çok değil kısa bir süre önce onu istemeyip reddeden bu kadına karşı hala aynı sevgiyle yaklaşıyor, yemeğini eliyle yedirip, sütünü ilacını o veriyor. Yüzündeki tebessümü görebilmek için her şeyi “karşılıksız” olarak yapan Raif Efendi zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Daha önce pansiyonda kalırken pansiyona uğramadığını geç farkediyor. Kişisel eşyalarını almak için pansiyonuna döndüğünde 3 gündür bekleyen bir telgrafı olduğunu görüyor. Telgraf eniştesindendi “Baban öldü. Paranı gönderiyorum gel” diye gelen bu telgrafı okuduğunda idrak bile edemiyor. O daha önce hiç yaşamadığı bir duygunun peşinden koşarken babasının vefatıyla bambaşka duyguya kapılıyor.

Maria’ya durumu anlattıktan sonra “Sen git!” diye bir karşılık alıp ve hatta kendisine bakabilecek tek kişinin de annesi olduğu için onun yanında daha önce gideceğini söylemesiyle şaşırsa da bu durumu kabulleniyor. Kısa bir sürede toparlanan Maria eşyalarını toplayaran Raif Efendi’den önce gidiyor. Türkiye’ye dönen Raif Efendi babaocağına döndükten sonra tüm işleri yükleniyor. Hali vakti pek yerinde olmamakla birlikte işleri sırtlanıp geçinmeye çalışıyor. Bu esnada Maria ile mektuplaşan Raif Efendinin tek tesellisi ondan gelen karşılık oluyor. Yanına getireceği günü bekleyen Raif Efendi’ye Maria’nın bir de süprizi olduğunu “gelince göreceksin” demesiyle meraklanıyor, sabırsızlanıyor. Her defasında sorsa da cevabını alamıyor ve bir gün ansızın beklediği o mektuplar da gelmiyor..

İçine kurt düşen ve aralarında kilometrelerce mesafe bulunan, eli kolu bağlı duran Raif Efendi ne yapacağını bilemiyor. Daha önce gönderdiği mektuplar da postaneden alınmadığı için kendisine geri geliyor. Kafasında kurduğu tek şey; “Kendinden bir başkasına gönlünü kaptırdığı, yeni bir hayat kurduğu” oluyor. Maria Berlin’e tekrar döndükten sonra kendisine yeni bir hayat kurduğu düşüncesi içini kemiriyor. Hep onu suçlu buluyor. Derken aradan 10 yıl kadar bir zaman geçiyor. İçindeki hasret, özlem, sevgi duygusu geçmek yerine yine daha da büyüyor. Bir gün karşısına çıkan Almanya’dan Ankara’ya gelen Maria’nın akrabası ve yanında küçük bir kız çocuğuyla gerçek manzarayı öğreniyor ve dünyası başına yıkılıyor.

Maria’nın ona “Bekle beni, süprizim” var demesinin ardındaki gerçek bir kızının olduğu ama bunu göremeden hastalığının ilerlemesi sonucu vefat ettiği. O geçen seneler boyunca onu suçlu bulan Raif Efendi’nin içini yasın dışında başka bir hüzün kaplıyor.

Her şeyini, tüm geçmişini bu haberi aldıktan sonra küçük defterine not alan Raif Efendi’nin rahatsızlanması ve son gece bunların okunmasıyla ortaya dökülen geçmiş, ertesi sabah onun da vefatıyla son buluyor..

Belki şu an resmen kitabın özetini çıkardım. Ama gelin görün ki daha anlatamadığım o kadar çok şey var ki içerisinde. Özellikle karşılıklı duygular.. Mesela aşağıda size kitaptan kısa kısa bölümleri fotoğrafladım.. Okuduğunuzda bir parça olsun anlayacaksınız aslında.

Bizler öyle insanlarız ki; aynı anda bir çok şey yaşayan, ama önceliklerimizi kendimizce sıralayan. Yaşadıklarımızdan dolayı 1 kişi yüzünden tüm insanlığı suçlamamız yüzünden kaybediyoruz hep. Yaşadığımız tek bir olay yüzünden tüm dünyamızın yıkıldığını düşünüp geride kalan her şeyi yok saymamızla başlıyor asıl sıkıntımız. Güvendiğimiz bir kişi de güvenimizi kırıp, yıktıktan sonra bir daha asla kimseye o duyguyu besleyemediğimizi görüyoruz. Hakikaten öyle olmuyor mu? Tek bir insan yüzünden “o yapmaz dediğimiz” kişi yaptığı için herkes kırık dökük. Herkes bir parça eksik. Ardından inanmak ve güvenmek konularına daha bir hassaslaşıyoruz. İnsanları daha farklı açıdan değerlendirip başka bir kefeye koyuyoruz. Farklı açıdan olayları değerlendirdiğimiz için olayların bambaşka yüzlerini görüyoruz. İnsan sarrafı oluyoruz adeta. Yüzünden, konuşmasından, beden dilinden anlıyoruz ne söylemek, ne yapmak istediğini..

Ama şu da bir gerçek ki, bunu yapmamalıyız. Dünyada milyarca insan varken 1 kişi yüzünden dünyayı başa yıkmaya gerek var mı? Bunun bilincinde olduğunuzda daha kolay kurtuluyorsunuz olayların etkisinden. Ama bunu yürekten yapmanız gerek. Başkaları sırf inansın diye değil, kendinizi kandırmanın bir manâsı yok çünkü. Siz olayları nasıl değerlendirirseniz olayların etkileri de o yönde ilerler. Ne kadar olumlu bakarsanız o kadar olumlu görürsünüz.Bir nevi Polyannacılıktır bu da..

Siz siz olun hiçbir zaman hayatınızdaki 1 kişi yüzünden, geri kalan ömrünüzü heba etmeyin! Sırf o kişiye bel bağladığınız için etrafnızdaki geri plana atmayın. Hayat bir kumardır ve sizin sadece 1 hakkınız var. Bunu da bu şekilde harcamayın.

Tek kullanımlık hayatınızda aşka inancınızı kaybetmemeniz, mutlu olmanız, sevmeniz, sevilmeniz dileğiyle..

Kürk Mantolu Madonna Kitabı

Kürk Mantolu Madonna Kitabı

Kürk Mantolu Madonna Kitabı


VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)

Google'dan bu kelimeleri arayarak geldiler