Please follow and like us:
3

Bir sabah uyansam ve hayatın rengi inci beyaz olsa, yok olsa tüm hayal kırıklıklarım ve kötü anılarım, umut edip de erişemediklerim… Gözümü açtığımda hayallerim ve yaşamak istediğim hayat yansısa beyaz tavana ve sıcak yorganımın altından izlesem, olmak istediğim beni ve sahip olmak istediklerimi… An gelse kamaşsa gözlerim, harelense gördüklerim ve sus pus olsam; beyazın içinde ne göreceğimi bilmeden… Sol yanımdan ılık bir sabah rüzgarı esse ve getirse hanımeli kokusunu burnumun kıyısına…

Artık yorganın altından çıkma vakti gelse de bulutlara değse ayaklarım, güneşe daha yakın olsam ve gölgem düşse bu kentin en tenha sokaklarına, en işlek caddelerine, benim geçtiğim her yere… Gün vakti bir yıldız kaysa o an ve istemsiz bir gülümseme yerleşse dudağımın kenarına, içten ve samimi… Etrafındaki gülüşlerin çoğu sahte, çoğu samimiyetten uzak, farkında mısın? Sana gülen dudakların bazılarından, sen yokken dökülenleri bir duysan be adam… Arkandan neler konuşulduğunu ve hakkında söylenenleri bir işitsen, o zaman daha iyi anlayacaksın sahte ve gerçeğin farkını…

Güneşe daha yakın olsam dedim ve ayağımın altındaki bulutları öfkelendirdim sanırım, kararıyorlar gitgide ve örtüyorlar bu kentin üzerini… Kararmasa ya bulutlar? Bırakmasalar ya göz yaşı büyüklüğünde su tanelerini umarsızca? Ya da, ben de karışsam yağmura ve düşsem özgürce, tek başıma, sonra toprağa karışsam ve toprak koksa tenim… Yeşilin envai çeşit tonuna hayat versem, yeşil olsam, yeşersem bu kentin en özel yerinde…

Sonra bir sabah seher vakti uyansam ve her şeyi yaşasam tekrar tekrar; ta ki O’nun yanında yeşerene kadar…


Olmaz mı?

CandanBlog
‘tan bir parça..

Please follow and like us:
3