Please follow and like us:
0

Kafa Yorgunluğu

Ya ben anlamıyorum hiçbir şeyi, ya da insanlar bana anlatamıyor. Çok mu sorunluyum ki? Çok mu dertli? Çok mu ukalayım? Çok mu gereksiz? Çok mu haylaz? Çok mu baştan savmacı? Çok mu çokum ben anlamadım.

Bu sıra deli gibi yazma isteği var içimde. Sebebi ne mi? Ne biliyim ben, her şey işte. Öyle deli dolu küfürler edesim var ki havaya, tek tek düşsün yağmur damlası gibi yere istiyorum. Karışsın doğaya, ayrışsın her bir kelimesine diye.

Çok yıpratıyorum kendimi. İş yüküm bitti, çiş yüküm başladı adeta. Bu kez de ruhen yorgunluk çöktü. Psikolojik olarak yorgun hissediyordum kendimi. Çoğu zaman rahatlamamı sağlayacak tek yer burası oluyordu. İçimden geçenleri yazdığım. Daha doğrusu ‘yazmaya çalıştığım‘. Oysa her yer yazdığımı üzerine alınanlar vardı. Her söylediğimde mâna arayanlar vardı. Ben kendimi açıklamaktan, yazdıklarımı/yazacaklarımı anlatmaktan –yoruldum-!

Ama saldım artık çayıra, kim ne anlıyorsa, nasıl anlamak istiyorsa öyle olsun. Zaten öyle de olmalı di mi?

Dedim ya, çok fena yazasım var, çok şeyi dışarıya dökesim var. Kırgınlıklarımı, heveslerimi, isteklerimi, beklentilerimi, yaşama sevincimi, yaşamdan kopma sebeplerimi, sevgimi, sevilmememi, güveni, güvenmemeyi ıvırı zıvırı torunu torbayı hepsini işte. Cümleleri ardı arkasına saydırıp, dibine kibrit suyu döküp, ortalığı ateşe veresim var. Nedendir, nasıldır bilmiyorum ama, çok şey var işte, hangi birinden başlasın gariban ellerim. Yazmaktan şekil değiştirdiler, beynimdeki hücreler düşünmekten can çekiştiler. Öyle mi yapsam, böyle mi olsa, şöyle mi uydursak, şu bu halde mi tuttursak diye diye döküldü tel tel saçlar. Kulak ardı ettiğin, ardından binbir çeşit laflar duyduğuna isyan etti gözkapaklar. Yanıbaşında dostum/arkadaşım/kardeşim/canım dediklerini karşında bulduğunda sızladı bir bir sırtındaki kör bıçaklar! Hangisinden başlayayım, hangisine doğru dört nala koşayım!

Hepimizin hayat yorgunluğu var, bilirim. Kimisi bunu 40lı yaşlarda yaşarken, kimileri daha körpe yüreklerinde, genç yaşında yaşar. Daha küçük yaşta biner omuzlarına hayatın yükü, yaşam çilesi. Kimilerine de güllük gülistanlıktır dünyanın çehresi. Sabah orda, öğleye gezmede, akşama tozmada. Eğlencenin dibinde vurmada, sonra sızıp kalmada. Hepimizin beklentileri var geleceğe dair. Düşündükleri, düşünemedikleri var. ‘Ne yapacağım ben?‘ diye içini yiyip bitiren binbir çeşit sorular var. Hep sığınacak bir omuz arar işte lanet olasıca insanoğlu. Hep yanıbaşında birisinin sıcak nefesini hissetmek ister. Saçları değsin kokusu yayılsın ister. Her ne olursa olsun yanımda olsun ister. Bırakmayacak, terketmeyecek, güvenilecek, inanılacak, zor anımda destek olacak, ota boka küsmeyip, tavır takınmayacak birilerini ister. Hep bulur, sonra o kişi/ler kaybolur.

Çok değil be blogcan, sana diyorum, çok bir şey değil bunlar. Sana yazıyorum, başkası okuyor, bambaşka birini düşünerek anlıyor. Benim yazdığımı, başkası başkası adına yazıyor. Herkes bir şeyleri okurken kafasında bir başkasını canlandırıyor. Ne garip di mi? Herkesin içinde bir b”aşk“a yatıyor..

Her insan doludur, dolsun bakalım. Benim yazdıklarımda her okuyan farklı birini bulsun. Yapabiliyorsa eğer onu, işte o zaman başarmışım demektir.

Ama şu da var.. Diyeceğim o ki; Beden yorgunluğu geçicidir arkadaş, ruh yorgunluğun, kafa yorgunluğun geçmek bilmez. Benim kafam yorgun, geçmek bilmiyor!

Please follow and like us:
0