“Dünyada bir tek insana inanmıştım. o kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.”

Sabahattin Ali / Kürk Mantolu Madonna (S:152)

Tek bir paragraf yetti aslında okurken di mi? Hayatlarımızı hep birilerinin üzerine kuruyoruz. İnsanız. Seviyoruz. Bazen seviliyor en çok da sevilmiyoruz aslında. Ya da bir türlü denk getiremiyoruz işte. Bir tek ona inanıyoruz, hem de körü körüne. Gözü kapalı inanıyoruz. ‘O yapmaz’ diyoruz. Sevilmenin değeriyle kendini gökyüzünde gezdirenler burnu havada gezmelerine fırsat veriyoruz. İşin kötü yanı, seviyoruz. Sevmenin  hiç kötü yanı olur mu?

Olur. Böyle olursa, bal gibi de olur. Sevmekten bile nefret edersin işte o zaman. Nefretten çok aslında o duyguyu yitirmene neden oluyor. Güven, inanç duygun bir kere sarsıldı mı en derinden, bir daha yerine gelemiyor. Onun açtığı kuyuyu hiçbir şey dolduramıyor. Ondan sonra gelecek herkes/her şey suçlu oluyor. Yitiriyorsun ne varsa. İşin kötü yanı da ona bir türlü kızamıyorsun. Ona bir türlü darılıp, kopartamıyorsun bağını. Onun aleyhinde her bir söze ilk önce sen karşı geliyorsun. Düşünmeme gibi ihtimalin yok, biliyorsun. İstemesen de hücrelerinin hep bir yerlerinde onu hissediyorsun. Olur olmadık zamanlarda karşına geliyor, sesini duyuyorsun. Hiç olmadık anlarda adını sayıklıyor çevrendekiler. Kopartıp, söküp atamıyorsun yüreğini.

Ama kötüsü, kırılıyorsun. Kırılmak ne kelime, paramparça, tuzla buz oluyorsun. Tekrar toparlanamaz halde, mahvolmuş hale geliyorsun. Tüm insanlığın yerine koyduğun birisi, tüm insanlara olan duygularını yok edip, gidiyor.

Olan oluyor, biten bitmiyor. Önüne gelen herkes ‘unut‘ diyor. Neyi unutacaksın? Farkında mısın; hatırlaman için sana bir organ verilmiş. Peki ya unutmak için? Aynı organ hep hatırlayıp, hem unutma işlevini gerçekleştiremiyor. Sen ne vakit unuttum, desen; yine hatırlıyorsun.

Unutmak diye bir şey yok o yüzden, alışmak var. Varlığına, yokluğuna alışmak. Ya da alışamamak. Beynini, içini kemiren sorularla birlikte yaşamaya çalışmak. İçindekileri dışarı vuramadan, omzundaki yüklerin üzerine her defasında tonlarca yük ekleyerek, konuşamadan susmak var..

Bir de tüm insanlara olan duygularını yitirmek, aynı zamanda yitirilmek var.