Parayı icat eden mahlukatlar var ya hani; Lidyalılar. Ne diye icat ettilerse artık. Eski usûl devam edeymiş herşey. Takas yapsalarmış, al gülüm ver gülüm olsaymış keşke. Ya da tamam eyvallah onlar icat ettiler de bir de bu insanların değişmemelerini sağlasalarmış ya. Yememiş o da olmamış işte.

Ne zaman o para icat oldu, bizim insanlık bozuldu. Dünyanın değişmesi ile birlikte, insanların bencillik oranları da aynı hizada arttı tabiki. Kimisi koruyamadı benliğini. Normalde ‘insan paraya sahip olurken’, zamanla ‘para insana sahip olmaya başladı’. Yürüyen et parçaları kaptırdılar kendilerini onun güzelliğine. Geldikçe daha çok gelsin dedi, saydırdıkça daha çok beni bulsun istedi. Bu uğurda kimi zaman kalp kırdı, kimi zaman başkalarını ezdi, insanlıktan çıktı. ‘Hep ben’liğin sonucunda bir tarafın g*tü kalktı tahterevalli üzerinde, ötekininki dibe vurdu. Güç ondaydı tabi, paranın gücü ondaydı, o istediği zaman kalktı, o istediği zaman oynadı oyununu.

İnsan mı paraya bağlıdır, para mı insana bağlıdır. İşte bu insana bağlıdır.

Ne de güzel söylemiş Özdemir Asaf..

İşte bu Lidyalıların yaptığı olay sonucu insanlar belirli kısımlara ayrıldı. Zengin, fakir, orta halli gibi gibi. Vakti zamanında yokluk içinde yüzenler, toz toprak içerisinde üstü başı kirlenenler, bir gün bir şekilde o çamurdan kurtulduklarında, hâli vakti yerine geldiğinde, kendi benliklerini kaybeder oldu nedense.

Eli fazla para görmeden önceki zamanlarında az ile yetinmeyi bilen, etrafındaki insanlarla ilişkisi daha ‘samimi‘ olan, yalandan uzak bir hayat süren insandır insan. Yediğini, içtiğini bilen, ‘akmasa da damlıyor‘ diyerek kendini avutan, yetinen insandır o insan. Tam anlamıyla sürünmese de yerlerde, yine istediğini alabilse de -ama zorla, ama bira zaman geçtikten sonra yapabilse de- sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdüren insandır o insandır.

Gel gelelim; zamanın birinde o durumdan kurtulup, üç beş kuruş daha fazla kazandığında, eskisinden çok daha fazla para cebini doldurunca, eski kendini bilen o şahsiyetin belirli bölgelerinin havalandığını görürüz. Önce istemsiz bir şekilde yürüyüşü, konuşması, hâl hareketleri değişir. Ağzı hafif laubaliliğe kayar, artistlik, bilmişlik taslar, ukalalığı tavan yapar. Aldığı kıyafetleri, ya da süslü püslü eşyaları, teknolojinin son noktasındaki ürünleri, lafın arasında gülerek söyler ya da gözüne sokarcasına yanıbaşında çıkarıp hava atar. Kaşının gözünün altından yanındakileri süzer, ‘Yaa işte öylesine aldım ben de bunu’ diyerek bir de kendini aşağılarda tutmaya çabalar.

O noktadan sonar o insan eskiden olduğu gibi ‘samimi‘ değildir. Fazlasıyla yapmacık bir kıyafet giymiştir üzerine ve yapış yapıştır ağzı. Lakayıtlık kokar üstü, bir boşvermişlik havasıyla dolanıp durur ortalıkta. Daha önce söylemediği kadar yalan atar ortaya, he biraz(!) da abartı katar. Mübalağa denilen sanatta tavan yapar artık.

Yanıbaşındaki insanları daha bir küçümsemeye başlar. Önceden dost dediklerini, kardeşim, canım, ciğerim, gözüm dediği insanları görmez olur. Seninle aynı ortamda çok fazla bulunmaktan kaçınır. Kendi değerini düşüreceğini, ya da senin bulunduğun ortama ayak uyduramayacağını düşünerek hep bir başından atma havasına girer. Sonra da kıçı kırık, kıytırık sebeplerden dolayı seni yanından atar, muhattaplığı keser. Bir nevî bahane eder, çeker gider.

Şimdi ne oldu peki? Cebine iki kuruş fazla girdi diye, iki istediğini alabildi, önceki giydiği B sınıfı kıyafetten A sınıfına geçiş yaptı diye bunları yapmak zorunda mı? İnsanlıktan aciz, duygularını yitirmiş biri mi olmak zorunda? Benliğinden kısacası kendinden vazgeçmek zorunda mı? Kafasıyla g*tünün yer değiştirmesi mi gerek illa?

Ama olur da bir gün tepetaklak olursa o insan tükürdüğünü yalayacak duruma gelirse, bir zamanlar ağzını büzüştürerek baktığı insanlar destek çıkar ona.

Değişen insan, değiştiren para hep para.
Önemli olan türü değil miktarı aslında.
İçinde varsa, bencilse insan,
Bahane sadece para.
Bundan sonra olacaklar muamma.