Etiket: lösemi

Bağışlayıcı Olmak!

Ne demek ki bağışlayıcı olmak?

Birisini affetmek mi dersiniz? Kimi zaman evet belki ama onun dışında bağışlayıcı olmanın bir diğer mevzusu var ki; o da sahip olduğunuz kan, sarı kan (trombosit) bağışında bulunmaktır. Zor da kalan, acil ihtiyacı olan birilerinin yardımına koşmaktır. İnsanın başına gelmeyince anlamıyor aslında. Hani hepimiz duyuyoruz sürekli hastanelerde ya da çeşitli yerlerde kan aranıyor diyerek anonslar yapılıyor. Sürekli kana ihtiyaç duyuluyor. Hastalar tükenmiyor ki, ihtiyaçlar azalsın di mi?

Sağlık açısından belirli periyotlarla kan verilmesi önem arz ediyor. Yani siz her kan verdiğinizde bünyeniz o eksilen kanı tedarik etme amaçlı tekrar yeniliyor. Düşünsenize, kanınız sürekli tazeleniyor. Bundan daha güzel bir şey var mı? Hem sizin kanınız temizleniyor, hem de o an ihtiyacı olan bir kişiye yardım edip, canına can katıyorsunuz..

Kan bağışının yanında özellikle sarı kan diye tabir edilen trombosit bağışı da önemli. Ne için mi gerekli bu trombosit? Kan kanseri (lösemi) hastalarının kemoterapi aşamasında gerekli olan kandır. Hastayla akrabalığı bulunmayan (özellikle) erkeklerden alınan kandır. Hastanın durumuna göre günde 1 tane ya da birden fazla olmak üzere acil olarak ihtiyaç duyulabilen bir kandır. Sarı kan alınacak kişinin uygun olması gerekiyor elbette.

Dedik ya aslında çoğu kişi ‘amaaan ne vercem ben kan‘ diyerek geçiştiriyor. Yapmayın, etmeyin. Allah korusun sizin de bir gün başınıza ya da çok sevdiğiniz bir yakınınızın başına gelir aynı şekilde size de yaparlar. Can bu, sağlık bu şakaya, ihmale gelmez. Ama ne yazık ki bizim en ihmal ettiğimiz şeylerin arasında ilk sıradadır. Hastaneye düştüğünde hele de acil gereken bir şey olduğunda nasıl da yana yana dolanıyor, nasıl da çığırdan çıkıyor insanlar. Çaresizliğin doruk noktasına ulaşıyor. Elinden gelmiyor ki bir şey. Düşünün zaman aleyhinize o kadar çok işliyor ki? Size kan lazım acil. Olmazsa ölüp gideceksiniz. Kardeşiniz, babanız, anneniz her kimse size kan arayan ne halde bir kendinizi yerine koyun. Düşünün sadece 2dk. Ordan oraya koşturmalar, telefondan sağı solu aramalar, yana yana insanlardan yalvar yakar kan istemeler.. Ne kötü..

Yaşamayan pek fazla hissedemez aslında bu durumu. Hani o pamuk ipliğinde yürümenin, incecik çizginin bir tarafından diğer tarafına gelip gitmenin ne demek olduğunu bizzat yaşamayanın anlaması çok çok zor. Allah kimseye yaşatmasın böyle bir durumu da.

Bugünkü koşuşturmanın arasında, Kpss başvurusu, çilesi, Trakya GençTema olarak yaptığımız eğitimin ardından ben de bağış yapmaya gittim. Aslında ben normal kan bağışlayacağımı zannederken, trombosit olduğunu o an öğrendim. Daha önce de buna benzer bir durumla karşılaşmıştım. Olaylar o kadar tanıdık geldi ki.. Çoğu yaşadığım şey gözümün önünden bir kez daha geçti. Arkadaşımın, arkadaşının annesi.. Öylesine bir test yaptırıyor ve hiçbir şeyi yokmuş gibi görünen o kişi lösemi çıkıyor. Bir anda. Allah’tan daha başlangıç aşaması olduğundan, erken teşhis ediliyor. Bilmiyorum son zamanlarda o kadar çok arttı ki bu kanser vakaları. Nerede, ne şekilde çıkacağı hiç belli olmuyor. Kızının gözlerindeki çaresizliği, hüznü, yorgunluğu, tedirginliği, kocasının çırpınışını, telaşını o kadar çok net görebiliyordum ki.. Çünkü ben de yaşadım aynı şeyleri vakti zamanında. Ben de aynı duruma düştüm. Ben de onlar gibi -elimden bir şey gelmese de- geldiği kadar dört dolandım ortalarda. Hastane kapılarında sabahladım, geceleri güvenlikleri ayarlayıp bir şekilde hastayı görebilmek için hastabakıcıların olduğu kapılardan gizli gizli girdim.. Neler yapmadım ki, neler.. İşte o an hiçbir şey için tereddüt etmedim. Aksine bir an önce benden alsınlar trombositi diye çırpındım. Ama gel gelelim hastanelerin prosedürü, insanların geçiştirmeleri vs. olunca 6 saati geçti bu durum. Daha eve geleli 1 saat oldu ve ben bu yazıyı yazmak istedim. Sıcağı sıcağına. Belki çarpık yazı oldu bilemem. Ama amaç belli, sonuç belli (anlayana).

Unutmayın! Şu an bazı şeyleri anlayamıyorsanız bu canınız daha önce hiç yanmadığındandır. Çünkü insanlar anca acı çektiği zaman anlar, acı çektiği zaman bazı şeylerin farkına varır. Ve ancak bu sayede olgunlaşırlar.

Diyeceğim o ki; siz de bir gün düşebilirsiniz. Şimdiden düşenlere tutunun, onları tutun ki, bir gün (olur da) siz de düşerseniz onlar da sizin yanınızda olup, sizi düştüğünüz yerden bir çırpıda kaldırabilsin..

Yapacağınız her kan bağışı, bir hayat kurtarır!

Tarih: 19.04.2012

Bu düzenleme tam da şu an gerçekleşiyor.  Dün yazdığım şu yazı ve ardından yaşananlar.. Hayat çok garip lan, yeminle! Garantisi yok hiçbir şeyin. Bak dün ben o kadar çabaladım, verdim trombositi. Sırf o kişi hayata tutunsun, tekrar sevdikleriyle bir ara olsun diye. O bir anneydi. Kızının kan aramadaki çırpınışlarını gördüm, babasının çaresizliğini hissettim. Aradıklarını bulduğunda da bir o kadar rahatladıklarını.. Ben de bağışımı yaptıktan sonra o kadar rahattım ki. Çünkü 2 günlük trombosit ihtiyacı karşılanmış stoklanmıştı. Ama kadının tek bir hassasiyeti vardı, o da ilaçlara karşı alerjisinin olması. Yani yan etkisi var. Normal hastalıkta dahi ilaç alamazken kemoterapide yoğunlaştırılmış ilaçlar verildi. Elbette göğüs kısmında boynunda kızarmalar meydana geldi. Bunu doktorlara söylediler tabi ki de ama ne oldu. Doktorlar o kadar tınlamadılar ve kemoterapiye, ilaç takviyesine devam. Dün gece olmuş olan. Bu sabah sınavım da vardı ayrıca. Üniversite hayatımın son vize sınavına girdim. Çıktığımda telefonumda bir mesaj.. ‘Arkadaşın annesi ölmüş..’ İnanamadım, bir kez daha okudum mesajı.. Ama öyleydi. Dün o kadar çabaladığımız insan sabaha karşı vefat etmiş.. Gece fenalaşmış ve sabaha karşı nefesi kesilmiş kadıncağızın. Ne denilebilir buna. İhmâlkârlık mı dersiniz buna? Bilgisizlik mi? Umursamazlık mı? Nedir yani bu? Beynimden vurulmuşa döndüm yav. Dün o kadar hayal kurarken o ailesi, çabalarken bir anda yanıbaşında son nefesini veriyor. Ne kadar kötü.. Sevdiğin insanı yanıbaşında kaybetmek ne kadar kötü.. Kimisi bu şekilde kaybeder, kimisi de yaşarken.. Belki o daha da acıdır. Yaşadığını biliyorsun ama aslında senin yanında değil, hayatında hiç değil..

Bir canı kaybetmek kadar kötü bir duygu yoktur. Geride kalanlar için o durum çok daha acı vericidir. Hele benim de bu olaya bir şekilde dahil olmam beni bir kez daha yıprattı.

Neşe Tutar’a Allah’tan rahmet, geride bıraktığı ailesi, sevdikleri, çocukları, yakınlarına da başsağlığı diliyorum.. Mekânı cennet olsun..

-Elimizden geleni yaptık Neşe teyze :'(-

Kanseri yenebilirsin peki ya ihaneti?

Kırılan kalp bir daha onarılamıyor! 2009’da kanser hastalığına yakalanan ve tedavi gören Murat Göğebakan, hastaneden çıktıktan sonra eşi Sema Göğebakan’ın kendisini basketbolcu Doğan Deniz Yiğit’le aldattığını öğrendi. Göğebakan, “Kanseri yendim, ihanete yenildim” diyerek, bir yıl önce eşine boşanma davası açtı. Ancak ünlü şarkıcı bir süre sonra eşiyle barışıp boşanmaktan vazgeçti…

TAZMİNAT VE NAFAKA İSTEMEDİLER
İhanet yüzünden ilişkileri darbe alan Murat-Sema Göğebakan çifti bir türlü eski günlerine dönemedi. İkili, aralarında anlaşarak geçen hafta perşembe günü Beykoz Aile Mahkemesi’ne başvurdu.

Avukat bile tutmayan çiftin boşanma işlemlerini Murat Göğebakan yaptı, mahkeme harçlarını da ödedi. Birbirlerinden tazminat ve nafaka talebinde bulunmayan çiftin 11 yıllık evlilikleri 5 dakika içinde sona erdi.


Burası gayet açık ve nettir işte. Kimisi hastalıkla cebelleşirken diğeri ihanet eder, kimisi de kendisi hastayken karşıdakinin kendisine ihanet ettiğini düşünür ve hasta hasta ihanet eder. Böyle insan(!)lar da var işte günümüzde. Hani diyoruz ya insanlık öldü diye evet gördüğünüz gibi ölü bir vaziyette.

Geçmişi kimse silemez, yapılanlar hiçbir zaman unutulmaz, koparılan ip bağlanmaz bağlansa da bir daha eskisi gibi olmaz, olamaz.Çünkü bağlandığı yerden acıtır en çok insanın canını. O hasta yatağında kanserle savaşan Murat Göğebakan bir albüm çıkarmıştı. O albümü de tavsiye ederim ayrıca, dinleyin..Hangi durumda ne halde olduğunu ne yaşadığını çok çok iyi anlatıyor sözlerinde.E malum, kolay bir şey değil hem kanser hem de ihanet yeleğini sırtlaması.

Devamı »