İnsanların en önemli özelliklerinden biri de umut etmektir di mi? Çok şeyi umut ederiz geleceğe dair. Plan program yaparız. Beklediğimiz gün gelsin diye, günleri deli gibi sayarız. Sayılı gün çabuk geçer ya, sırf o yüzden günde iki defa sayarız çoğu zaman da.

Sonra çok bel bağlarız geleceğe, çok düşeriz kurduğumuz hayallerin üzerine. Ama unuttuğumuz bir şey var, dalgalar. Biz her defasında kumdan kaleleri öyle özenle yaparız, her defasında öyle süslerle doldururuz ki etrafını, onu küçük bir dalganın yıkıp geçeceğini adeta unuturuz.

Bana çok karamsarsın diyorlar. Polyannacılık oynamamı istiyorlar çoğu zamanda. Evet yeri geldiğinde ben de oynarım o oyunu ama biz masallarda değiliz ki!. Biz gerçekliğin dibine vurmuş, bir o kadar da acıların kat kat arttığı o gezegenin üzerinde cirit atıyoruz. Bir elim koptu. Hadi sevineyim bir tane daha var diye. Söylesene seni nasıl sımsıkı sarabilirim o zaman? Bunun için senin beni daha sıkı sarıp sarman gerek di mi? E onu da sen yapmazsan, benim elimden ne gelir sorarım sana.

Hep şunu derim aslında ‘Kurduğun hayallerinde bir tutam gerçeklik payı olsun ki, gerçekleşmediğinde o kadar çok üzülme, kırılma‘.. Özellikle de insan üzerine kuruyorsan bu hayalleri iki kez düşün her defasında. O sek hayallerinin yıkılma ihtimali çok daha yüksektir çünkü.

Hep kurduk hayalleri, hep yıktılar kumdan kaleleri. Biz hep karanlık odanın içerisinde dolanıyoruz sanki. Ne vakit ışığa doğru koşmak istesek, suratımıza suratımıza çarpıyor rüzgârın şiddeti. Yılmıyoruz, yıkılmıyoruz. İnatla koşuyoruz gördüğümüz ışığa.Takılıp düşüyoruz, ağlıyoruz. Gözümüzün yaşıyla yıkıyoruz yüzümüzü. Kapkara olmuş gözlerimizin ardından bakıyoruz semaya.

Ne vakit çıkabiliriz odadan, meçhul. Kapımızın önü tozdan görünmüyor, kapımızı çalanlar bir bir kaçıyor. Kimse sabredemiyor, kimse dayanamıyor. Kuytu köşelerde kir tutmuş yüreği kimse anlayamıyor. Tozlu raflara kaldırılmış en saf duyguları kimse kabullenemiyor. Açılıyor, açıkta kalıyor.

Belki de sırf bu yüzden, yalnızlığa mahkum kalıyor.