askerlik nöbet

Sanırım bir 50 günden fazla oldu her şeyden herkesten uzaklaşalı. Kimi zaman dört duvar arasına sıkışmış beklentilerim, kimi zaman emirler altına ezilmiş duygularımla. Sadece ben değil benim gibi bir çok kişi aynı şeyi paylaşıyor buralarda. Askerlik denilen o vatani görevi icraa ederken herkes sılaya hasret, herkes sivil hayatı özlüyor.

Acemiliğe ilk başladığımızda zorlanmıştık. Komutanlara hocam diye hitap etmelerden tut el şakalarına kadar. Sonra emir demiri kesti ve bu kez ağzımızdan sadece komutan lafları çıkmaya başladı. Her şeyde bir komutan, emredin komutanım. Bu kez de sivil hayattan uzaklaştık Her şeyi nizamiyenin bir adım ilerisine bıraktık. 4 parmak kalınlığındaki o demir kapıyla bir gerisindeki hayat arasında o kadar fark var ki.. Resmen “özgürlük” sınırı o dört parmak..

Şimdi dışarı çıktığımızda dahi çarşı izninde doktora, bakkala komutanım diyecek gibi oluyor insan. Kopuyorsun hayattan bu kez de. Kafa bir sivil hayat bir askeri hayat derken bocalayıp duruyor ikilemler arasında. Neydim, kimdim, nerdeyim ben derken gelip geçiyor günler..

Ardından nöbetler başlıyor usta birliğine geldiğinde. Gündüzün gecene karışıyor. Üstündeki yüke yük katılıyor adeta. Kamuflajın, postalın, içine “üşümemek” için giydiğin bilimumum atletinden içliğine kadar her şey, sonra 4.250 kg ağırlığındaki silahın, kafanda çelik baretin, üzerinde çelik yeleğin. Ağırlığının üzerine ağırlık biniyor o halde saatlerce soğukta, karanlıkta bir ortaya bir buraya volta atarak geçiriyorsun. Geçiyor mu diye sor? Geçiyor tabi.. Ama bir de sor “Nasıl?” diye.. İşte orası meçhul..

Her bir nöbette karşımdaki dağları ezbeliyorum. Ağaçların kurumuş dallarına bakıp kahverengi yapraklarını seyre dalıyorum. Az ilerdeki evin bacasından çıkan ve havaya süzüle süzüle çıkan dumanı seyrediyorum. Sanki orda soba yanıyor, benim de içim.. Duvarları soyulmuş çatlamış evleri görüyorum. Yanında hayvanlarını otlatan elinde bastonlu amcaları.. Bazen irkiliyorum suyun hırçın sesiyle.. Meğer dere geçiyormuş ordan. Göremiyorum ama duyuyorum..

Sabah doğan güneşi akşam batırıyoruz nöbette. Milim milim ilerleyişini takip ediyorum adeta. Batışının ardından kararan havayla esen rüzgara karışıyor hasretim. Dem vuruyor karanlığa arttırıyor üstümdeki baskıyı. Sessizliğin arasında rüzgar sesi boğuyor içimi. Hafiften kendini gösteren yıldıza odaklanıp “Bu da benim yıldızım olsun” diyorum. Ona anlatıyorum geçmişimi ondan dinliyorum geleceğimi. O içimdeki karanlığı aydınlatıyor..

Nöbet bitiyor.. Üşüyen eller tutmuyor.. Kızaran yüz alev saçıyor.. Saçlarımın telleri buz tutuyor adeta. Sıcağı gördüğü anda burnumun ucundan ayaklarıma kadar ince bir sızıyla akıp gidiyor damarlarımdaki kan. Hissediyorum.. Ardından süzülüyorum yatağa. O benden daha soğuk o benden daha kasvetli.. Işıksız koğuşta yastığıma sarılıyorum sımsıkı. Ben onu ısıtmaya çalışıyorum o da beni. Sarmaladığım yorganım değiyor soğuk tenime. Titrerken bedenim iç çekiyorum kendi kendime.. Daha nöbetteyken başlayan hayallerim, düşüncelerimle sızıveriyorum yatağımda.. Düşünmeye fırsatım yok, konuşmaya dermanım yok.. Bu da geçecek, bugün de bitti diyerek kıvrılıyorum gecenin karanlığına. Rüyalara teslim ediyorum benliğimi. Kimseyi göremediğim kapalı kapılar ardından rüyalardan medet umuyorum. Kesik kesik duyduğum sesleri rüyalarımda bütünleştiriyorum.

Yastığımda başka koku, aklımda başka düşünce.. Ben kendimi ‘o‘na bırakıyorum. ‘O‘nun da beni düşündüğünü düşünerek. Yüzümde bir tebessümle kapıyorum gözlerimi.. Taa ki çavuşun sesi kulağımda çınlayana dek..

“Koğğğuuuuşşşş Kaallllkkkk!!”