Please follow and like us:
0

Ergene Nehri’nin 30 yıldır zehir saçan sularının temizlenmesi için sesimizi duyurmaya çalıştığımız o büyük gün. 10 Nisan 10 bin insan sloganıyla yola çıkan tüm insanlık, ergeneplatformunun öncülüğünde geniş çapta bir etkinlikle bir araya geldi. Onlarca çevre ilden yüzlerce binlerce insan, onlarca bisikletli, binlerce genç, yüzlerce yaşlı,yüzlerce çocuk Ergene’nin zehir attığı o bölgede Karamusul’da toplandı. Hepsinin tek bir amacı vardı Ergene’nin zehri durdurulsun artık!

Tabi bir de bu miting öncesi yapılan bir kamp vardı. O kareler yazıyla ne kadar anlatılır bilemem lâkin sıcağı sıcağına yazmak istedim şu an :)Ne kadar bu yazıyı dün gece sularında yazmış olsamda şartların olgunlaşmasını ve tam anlamıyla oturabildiğim “şu an” itibariyle paylaşabiliyorum 🙂

Evet, herşey o 8 Nisan Cuma günü saat 12:00’da başladı. Birbirini tanımayan bir grup insan, bir arabanın etrafında toplanmış bekliyordu.Kimse doğru düzgün tanışmıyor, muhabbet bile etmiyordu. Sadece yanyana gelen arkadaşlarla kendi aralarında sohbet ediyordu o kadar. Kısa bir bekleyişin ardından, hareket saati geldiği vakit yaka kartları dağıltı ve Lüleburgaz ilçesine bağlı Karamusul Köyü’ne doğru harekete başlandı. Araç içerisinde etkinlik programından bahsedildi tabi ki. Ve bu zamana kadar hâla kimse kimseyle tanışmış değil, dikkat! 🙂

Gel zaman git zaman araç varış noktasına ulaşıyor. İndiğimiz mevkideki yerel halk bizi sevgi dolu kucaklarla karşılıyor. Kendi elleriyle hazırladıkları o enfes yemeklerden ikram edip karnımızı tıka basa doyuruyorlar. Ardından tek tük ayak üstü tanışmalar başlıyor. (Karnımızın doyması gerekiyormuş anlaşılan onu anlıyoruz burdan :))


İlk gruptaki yaklaşık 15 genç, zulalarındaki kamp malzemelerini gün yüzüne çıkarıyorlar ve başlıyorlar  çadırlarını kurmaya. İlköğretim okulunun bahçesine kurulan çadırların görüntüsü insanın içini bir hoş ediyordu. Ardından yer yer köy halkıyla, kıraathanedeki amcalarla, dedelerle sohbet edip, köydeki kızanlarla birlikte güzel bir vakit geçirdik.

Neler mi yaptık? Neler yapmadık ki! =))

– Yakar top oynadığımız söyleniyor..

– Bisiklete bindiğimiz görülmüş..

– Voleybol amacıyla bir çember oluşturulup eğlenildiğine dair söylentiler mevcut..

– Darbuka ve gitarla oynadığımız bazı kesimler tarafından izlenmiş..

– Jandarma arabası eşliğinde köye turu yapıldığını gören köylülerin sesleri etrafta duyulduğuna dair şahitlerimiz var..

İlk günün eğlencesi, tadı, tuzu, biberi, acısı neyi var neyi yoksa yüzeysel olaraktan böyleydi işte. Karanlığın çökmesi ile birlikte gecenin ilerleyen saatlerinde gençlerin bir kısmı uyuma eğilimine geçti. Malum yoğun bir gün bizi beklemekteydi. Yerel halk ısrarla dışarısının gece vakti soğuk olduğunu söyleyip, bizleri neredeyse her dakika evlerine davet etseler de gençlerimizin kanı sıcaktır, havayı bile ısıtır diyerek güzel bir şekilde isteklerinin çadırda kalma yönünde olduğunu söylediler. Evlerinin kapılarını sonlarına kadar açan, kendi çocuklarından hiçbir şekilde ayrı tutmayarak gözleri gibi bakan güzel halkımızın için rahat etmedi gençlerin çadırda kalmalarına ama gençler kararlarını vermişti bir kere,ne olursa olsun çadırda kalacaklardı ve bu zevki tadacaklardı!

Sabahın ilk ışıklarını gören canlıların sesleri, çadırın duvarını adeta kemiriyordu. Fısıldaşmaların hakim olduğu, çatırtı seslerinin giderek yükselmeye başladığı saat, sabahın 6’sı olduğunu göstermekteydi. Çoğu bu saatten sonra uykuya dalabilse de güzel halkımızın kahvaltıyı hazırladığına dair seslerin yankılanmasıyla tüm çadırların kepenklerinin açılmasına neden oldu. Enfes bir kahvaltı sofrasıyla, peynirinden domatesine, reçelinden helvasına, köy ekmeğinden poğaçasına kadar herşeyler vardı o masada. İş birliğinin muazzam bir örneğini yaşadık tam da o sırada. Kentleşmeyle birlikte yitirilen o paylaşım, iş bölümü duygusunu orada canlı canlı görmüş olduk. Çünkü kimi annelerimiz peyniri getirirken kimi babaannelerimiz kendi elleriyle köy ekmeğini yapıp getirmiş, kimi teyzelerimiz ablalarımız da poğaçalar börekler.. Bizlere de düşen bu leziz yemekleri afiyetle yemek doğal olarak. Burdan bir kez daha ellerine kollarına sağlık, Allah uzun ömür versin hepsine diyelim, elleri dert görmesin büyüklerimizin 🙂

Ardından 2. günün programı başlıyor elbette. Ne mi?

Yüzlerce fidan dikimi!

Miting alanı afiş, pankart asımı!

Standların kurulumu!

İş bölümü yapılarak bir kısım pankartlara yönelirken bir kısım da fidan ekmeye doğru yola çıkmaya hazırlandı.

İşte tam da o an zaman sayacımız : 9 Nisan 2011 saat: 11:48’i göstermekteydi..


İşte o an, ellerde kazma, kürek, bel, su şişeleri ve fidanlar. Adım adım, tek tek kazıldı tüm topraklar ve dikildi tüm fidanlar.  Köy halkımız bizi yalnız bırakır mı? Tabi ki de bırakmaz, orda bile meyvelerle beslendik, taze taze mis kokulu çileklerle diktik yeni fidanlarımızı 🙂 Sadece biz dikmedik elbette. Teyzelerimiz de eşlik etti, kızanlarımız da bizle birlikteydi orada. Onların da her bir fidanda sevgi ve emekleri var. Yılmadan usanmadan çalıştı herkes, el birliğiyle yapıldı tüm işler. Ardından artan fidanlara geliyor. Burada da bir elin nesi var iki elin sesi var diyerekten koyuluyoruz tekrar işe ve elden ele, elden ele diyerek her bir fidanı kısa sürede yerlerine iade ediyoruz ve bir bölgede topluyoruz.


Gün içerisinde köy çocuklarına hediye olarak verilecek bisikletlerimiz geldi. Her birini gerekli yerlere ilettikten sonra kampımız olur da ateşimiz olmaz mı hiç dedik ve bir de gençlik ateşi yaktık. Etrafına kurulduk, oturduk sohbet ettik, dertleştik..


9 Nisan gününü de böylece sonlandırırken heyecanların kat kat arttığı o vakite yaklaştığımızı hissediyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte asıl güne gelmiş olduk 10 Nisan 2011!

Ama bizim işlerimiz horozların ötüşünden de önce başladı elbette:)

Kahvaltımızı bile yarım yamalak yapıp işe koyuluyoruz. Yapacak yığınla işlerimiz mevcut. Sergi alanları kuruldu, teyzelerimiz boş durmadı yine elleriyle işlere koyuldu, geşen misafirler için yemekler yaptı. Amacımız dikkat çekmekti ve her türlü dikkati çektik. Davul zurna eşliğinde oynadı herkes. Gençler orda da sahnedeydi, gençler heryerdeydi!

Vakit eylem vaktine yaklaştıkca amaca yönelik pankartlarımızı sırtlayıp yol ağzında beklemeye başladık. Vakit yaklaştıkça akın akın insan köye doğru hareket etmeye başladı. Sayımız giderek artıyordu. Yığınla insan pankartlarını kapıp gelenler birlik olmaya başlıyordu. Vakit geldiği anda ise köy meydanındaki sahneye doğru yürümeye başladık.Sahneye öğrencilerin tiyatro gösterileri, köy halkının eski ve şimdiki Ergene arasındaki değişimleri gösteren bir canlandırması, genç nesillerin Ergene’nin geçmişi ve bugünü hakkındaki yorumları, köy kadınlarının Ergene’nin zehiri üzerine hastalığa yakalananların ve sanayi atıklarının yıllardır Ergene’yi ne kadar kirlettiğini dile getirdikleri bir seri aktiviteler gerçekleştirildi. Türkü eşliğinde halk birlik olmaya çağrıldı ve ardından temsili olarak Ergene nehrine maya çalınmaya inildi. Nehire maya çalınır mı demeyin sakın, nehrin kirlendiğine inanmıyorsunuz da mayalanmayacağına da mı inanmıyorsunuz! O nehire hala kirli değil diyebilen(ler) var ise, o nehir mayalanır da emin olun!

Daha detaylarda o kadar güzellikler gizliydi ki hangi birini nasıl kaleme almalı insan bilemiyor inanın. Kimilerinin güler yüzü, kimilerinin isyanı, kimilerinin acısı, kimilerinin hüznü, çocukların yaşama sevinci, ailelerin geçim derdi herşey bir yerde aynı sofradaydı ama asıl gelecek tehlikedeydi! Yıllardır süren bu tehlike karşısında tüm yetkililerin sessiz kaldığını görüyoruz. Yetkililerin sessiz kalmasıyla insanlığımızın da sesi gittikçe azalıyor farkında olmadan. Atıklar yüzünden Ergene sessiz sessiz kirleniyor, insanlar sessiz sessiz ölüyor buralarda.

Çıplak gözle bile bakıldığında nehrin üzerindeki yağ tabakası görülebiliyorken bu nehire içilebilir raporu verilmesi o kadar üzücü bir durum ki. Burada yaşayan canlıların genetik yapılarında kimyasal maddelerden dolayı bozukluklar meydana gelmekte. Tavukların yumurtaları eskiye nazaran çok daha küçük ve daha farklı renklerde. Yeni doğan ve gelişmekte olan çocuklarda astım ve lösemi hastalıkları görülmekte. Genç olsun yaşlı olsun buradaki tüm nüfus her daim tehlike altında. Eskisi gibi değil hiçbir şey, pırıl pırıl akan bir su yok ortada. Arıtılmamış sanayi atıklarının çöp yuvası olmuş akan bir su var. Hani denir ya “Akan su yolunu bulur”. Bu suyun yolu bile yok! Bu suyun yolu yok! Farkında mısınız, bu suyun sadece o halkı değil tüm insanlığı ilgilendirdiğinin? Türkiye’nin pirinç ihtiyacını karşılayan o çeltik tarlaları Trakya’dan karşılanıyor. O yetiştirilen pirinçler doğudakinin de yemeğinde yer alıyor, batılının da, kuzeylinin de güneylinin de. Onun içerisinde her ne kadar sanayi atığı var ise, sizin o itinayla aldığınız pirinçlerin içerisinde de var unutmayın! Burda sesini duyurmaya çalışan halk sadece kendi için değil, aslında sizin için de çabalıyor!

Çok bir şey değil istenen. Yıllardır çözülemeyen bu sorunun çözümü çok basit aslında. Sadece yeteri kadar arıtma! Peki neden yapılmıyor madem çözüm bu kadar basit ise değil mi. Nedeni o kadar bariz işte. Arıtma işlemi külfetli iş, maliyetli bir iş ve bu Ergene’nin etrafındaki iş sahası düşünüldüğünde de çok çok büyük fabrikalar şirketler olmadığı görülüyor. E doğal olarak arıtma yapıldığında ortaya çıkan maliyet oranları kazançtan daha fazla oluyor ve bu sebeple de arıtma işlemi yapılmıyor. Yapanlar yok mu? Elbette var lâkin, onlar da bir süre çalıştırıp uzun bir süre şalterleri indiriyor. Kazancı arttırmak için maliyeti düşürme yollarına gidiliyor işte. Ama gözardı edilen bir nokta var, cepler parayla doluyor belki ama insanlık can çekişiyor, ölüyor! Bu dünyaya elimiz boş geldik ve boş gideceğiz, sırf daha fazla kazanç için canlıların hayatlarıyla oynamayın.

O fabrikadan çıkan her bir atık, ordaki insanı, canlıları öldürüyor, hayatına zehir katıyor. Yazın sıcağında o bölgede nefes alınamıyor. Fabrikadaki klimalı odada oturuluyor serin serin çok da güzel yaşanıyor lâkin fabrika dışına çıkılıp o köye gidildiğinde ise yaşanabiliyor mu sizce? Hiç sanmıyorum. Çünkü orada nefes alınamıyor ağır metal kokularından, artıklardan, kimyasal maddelerden.

Her yıl binlerce liralar ödeniyor komşu ülkeye sırf Ergene Ege Deniz’ini kirletiyor diye, neden ödensin!

Her yıl arıtma işlemini yapmayan fabrikalara cûz-î(!) miktarlarda cezalar kesiliyor, neden kesilsin!

Her yıl bu atıklar yüzünden insanlar ölmeye mahkum ediliyor, neden edilsin!

Eğer burada insan sağlığı, insan hayatı, canlı hayatı söz konusu ise, ortada ne para, ne mal, ne mülk, ne siyasi, ne de başka bir amaç/araç düşünülmeli. Sorun ne ise, ona layık bir çözüm getirilmeli. Çünkü burada zıtlaşılacak yahut rekabet edilecek bir durum yok. Bir canlının hayatı üzerine kumar oynanmamalı!

Yetkililer yetkisini kullanmalı artık. Tavuk bile isyan edip beyaz yerine yeşil yumurtlayarak içindeki isyanı ortaya koyuyorsa, siz neden bu isyanı duymamakta ısrar edip yumurta tokuşturuyorsunuz?

Tavuğun bile kafasında tüy bitmiş derdini anlatamamaktan, yaşayan halkın bile nefesi yetmemiş derdini duyuramamaktan siz neden bu vahim durumu geçiştirmekte ısrar ediyorsunuz?

Ergene hayata dönsün! Zehir yerine temiz su aksın oradan artık. Çok değil istenilen; temiz, sağlıklı bir yaşam, mutluluk sadece.

İğneyi artık başkasına batırma vaktidir, şu anki vakit.

Haydi Ey İnsanoğlu!

Seslere kulak kabart!

Akan gözyaşı yerine, pırıl pırıl nehir suyu olsun. Ergene’nin Fırat’tan Dicle’den Sakarya’dan bir farkı yok, olmamalı! Olmaması için de herkes çabalamalı!

Canımıza can katan bu nehir eskisi gibi olsun, kısaca;

|ERGENE HAYATA DÖNSÜN ARTIK!|

Please follow and like us:
0