Please follow and like us:
0

Zaman çok çabuk geçiyor vesselam. Öyle böyle değil. Ardından atlı koşturuyor sanki keratanın. Çoğu zaman da sitem ediyoruz ‘yelkovanı akrep soktu işlemiyor artık zaman!‘ diyerek. Oysa ne mümkün, kızdırılmış hırçın bir boğa misali, deli danalar gibi koşturuyor o saatler inadına.

Tesadüflere pek inanmazdım eskiden. Şimdilerde inanır gibiyim, ama tam değil, ya da inanmalı mıyım bilmiyorum. Biraz inanmanın kime ne zarar var ki? Belki de vardır. Ya da yoktur. Çok çelişkili hayat, çok karışık.

Biz hep ufak tefek tesadüflerin denk geldiği anlarda da ‘hııı öyleymiş, denk gelmiş işte‘ der geçeriz. Ama bazen öyle tesadüfler gelir çatar ki, tesadüflüğüne inanamayız. Hani yoktur öyle bir tesadüflük, kıpırdatır içini dışını. Tebessümler, gülüşmeler, umutlar vesaireler. Mesela yolda bulduğun bozuk parada bile bir şeyler katarsın kendine. Ya sevinerek dersin ‘Bu benim şansım, bak geri döndü, benim oldu‘ diyerek, ya da ‘Bu benim hakkım değil, başkasının‘ dersin iç geçirerek. Seçim zamanındır bir nevi. Ama hep sahipleniriz biz o parayı. Yolda tesadüfen bulduğumuz, hiç beklemediğimiz anda sahip olduklarımızın aslında bizim olmadığının farkına varırız bir süre sonra. O da nedendir, niyedir bilinmez ya..

Sebebi bellidir oysa, yeterince sahiplenememek. Belki de tam tersi, hep bir başkasına ait olduğunu düşünüp, sahiplenmeye yeltenememek.. Biz parayı sahipleniriz de, ya o para bizi sahiplenemiyorsa? O ihtimal de var tabi d mi?..

Yaptıklarımızla yargılanırız hep. Yapacaklarımızdan sorumlu tutulsak da, yapamadıklarımız için tam anlamıyla yargılanamayız ama. Bir nevi, garantisi yoktur onların. Garantisi yoktur hiçbir şeyin diyebiliriz. Evet, evet. Hiçbir şeyin garantisi yoktur. Geleceğin bile! O her fırsatta geliyor çünkü d mi? Peki ya gelmezse? Mesela yarını planlarken, o yarın gelmezse? İşte o zaman ne olacak?

Bizim için dün de yok aslında biliyor musun? Oldu, bitti ve gitti çünkü. Silmek, unutmak ne mümkün. Alışmak var sadece. Varlığına, yokluğuna, yoksulluğuna alışmak.. O kadar. Onun dışında hiçbiri yok bizim içim. Sadece şu an var, sadece şu an!. Bak mesela ben burdayım, elimde iki satır karalayıp duruyorum. Dünden mi geldi bu yazacaklarım? Hayır. Yarını mı düşündüm? Hayır, o da değil. Sadece şu an işte. Şu an yazıyorum ve gidiyor.

Belki de çok fazla şey yazmak istiyoruz, ama yazamıyoruz. Kısıtlanıyoruz bir şekilde. Yazdıklarımızı siliyoruz, karalıyoruz. Hakkımız yok diyoruz ya da hep 3 hakkımız olduğundan bahsediyoruz. 3 hakkımızdan mı? Hmm.. E madem öyle bahsedelim o zaman..

3 sayfanız var elinizde mesela, yazın yazacaklarınızı hadi. Sığdırabilir misiniz peki herşeyi? 3’e bölün onları. Birisi d’li geçmiş zaman, diğeri o anki zaman. Gelecek yok ama içinde. Olamaz(mış) çünkü. Öyle diyor kaldırımdaki taşlar. Doldurun şimdi içini el yazılarınızla. İçinizden geçenleri olduğu gibi bırakıverin ortalığa. Yanlışlar yapın, karalayın. İzi kalsın ama önemli değil. O da hatıradır sonuçta, ne olacak. Sonra bitirin onu. Kalan son sayfanıza da o anı yazın. Gelecek yok ama içinde, bir kez daha hatırlatayım unutmayın!

Cümle kuramıyor musunuz yoksa? Takılıp kaldınız mı? Gitmiyor mu eliniz daha fazla? Şaşırmayın. Zorlanacağınızı biliyordum zaten. O anları yazmak, geçmişi yazmaktan daha zordur kimi zamanlarda. Hele de içine geleceği sıkıştıramıyor ve çoğu yüklemleri eksiltili yazıyorsanız.. Çok fazla bağlacınız da yok, özneniz de d mi? İki üç cümleyle başlayıp, tek cümleyle bitirebiliyorsunuz o yüzden. Sayfalar dolusu yazmanız gerekirken, iki satıra sığdırmaya çabalıyorsunuz. Yazarken kokunuz siniyor kağıtlara. O kadar yoğun siniyor ki, adeta geçmişinizle yüzyüze geliyorsunuz. O anı yazarken tekrar tekrar yaşıyorsunuz. Yazarken damlayan gözyaşlarınızı siliyorsunuz elinizin tersiyle. Buğulu bakan gözlerle, tekrar yelteniyorsunuz yazmaya. Titreye titreye elleriniz yazıyorsunuz. Sonra süsleme faslı. Ufak tefek kağıtlar, cicili bicili kaplar falan. Olduğunuz gibi, olanı biteni yazıyorsunuz işte, diğerleri tatlının üzerine tutzlular. Beklentiniz de yok. Çünkü sınırınız belli sizin, geçemezsiniz. Geçtiğiniz anda, tellere takılırsınız. Canınız yanar, bilesiniz.Siz geride kalın, uzaktan seyredin herşeyi. Bir zamanlar sahibiydiniz cümlelerinizin, şimdi seyircisi..

Her şeyi yazdınız, ettiniz. Bir köşede de durabilir, ya da bir yerlere de postalayabilirsiniz. Neresi ise oraya, ait olduğu yere gönderin. Mesela taa en başta size söylenen d’li geçmiş zamandan, geleceğe.. Ağlamayın ama sakın gönderirken. İçiniz acımasın. Hıçkırıklarınızı içinize atın. Boğazınızda düğümlenen cümleleri bir kenara bırakın. Çünkü dökmek isteseniz, çoktan dökerdiniz ortalığa. Çıkaramıyorsunuz işte, bırakın kalsın o yüzden orda.

Sonra bir paket yapmayı unutmayın. Mavili, yeşilli olsun, güzel olur. İçine ‘en sevdiğiniz’ şeylerden koyun. Ne bileyim, renkli olsun, kokulu olsun, caf caflı falan olsun. Hiçbir şey koymasanız da olur elbette ama mutlu edin işte. Kendinizi edemiyorsunuz, karşıdakini mutlu edin. Onun mutluluğuyla mutlu olun. Hediye alan birinin şaşkınlığını düşünün, gözlerinin sevinçten -kimi zamanda hüzünden- dolduğunu düşünün. Üşümüş parmak uçlarıyla sizin gönderdiğiniz zarfı, paketi, hediyeleri açtığını düşünün mesela. O anki sesini düşünün, ince tiz bir ses mesela. Kısık, boğuk bir şekilde teşekkür etmeye çalışan bir sesi düşünün ya da. Sonra siz de yaşayın o hüznü. Belki de hep yaşıyorsunuzdur ama bir kez daha yaşayın. Hep yaşayın hüznü siz.

Sonra geleceğe gönderdiğiniz o anki yazıları bir kez daha okuyun onunla birlikte. Ardından o yazdığınız -geleceğe ait olan- yazılara dahil olamadığınıza ağlayın. ‘Neden beni sevmedin gelecek? Beni sevmen için ne yapmalıydım?’ diyerek seslenin mesela ona. Şimdiki zamanınızla, haykırın miş’li geçmişinize. Ya da sövün gitsin gelmişinize, geçmişinize! Sırf sinirinizi çıkarmak için, sırf aklınıza mukayet olmak için, bağırın gökyüzüne ‘Neden!‘ diye. Nedeni yok oysa hiçbir şeyin biliyorsunuz, ama sorun istiyorsanız. Rahatlattığınızı zannedin kendinizi. Belki de bir hevestiniz siz bahar için, geldiniz ve de geçtiniz. Gelecek için yeterince çabala(ya)madınız. Çiçek veremeden, ağacı taşladınız. Yazdıklarınızda, anlatmak istediklerinizi anlatamadınız. Yarım cümleler arasında kör kuyulara atıldınız. Sebepsiz yere yargılandınız, suçsuz yere asıldınız. Tek suçunuz geleceğe doğru bakmaktı, ama umursanmadınız.

Ruhunuz şâd olsun.

Çünkü siz onun için çoktan d’li geçmiş zamanda kalmışsınız..

Please follow and like us:
0